Daha albümü dinlemeden bile söyleyebileceğiniz çok şey var, Take That'in 6. stüdyo albümü 'Progress' hakkında. Öncelikle, albüm ismi var 'Progress'. 20 sene önce kurulmuş ve gencecik çocuklardan oluşan bu boyband'in gelişimini, üyeler arasındaki sorunların çok önceden yaşanmış ve kapanmış konular olduğunu söylercesine bir ''manband''e dönüşmesini özetliyor. Sonra da tabi ki albüm kapağı var. 'Maymundan insana' ikonik evrim figürünü yorumlayarak, 'maymundan uçan insana' olan insanüstü gücün yansıtıldığı süreci aktarıyor. Aslında bu kapak, Take That'in uzun zamandır gerçekleştirmek istediği bir düşünceyi stilize ediyor. Birkaç sene öncesine kadar fanların bile akıllarının ucundan geçmeyecek bir ihtimali, yap-bozun son parçasını da yerli yerine oturtarak başarmaya çalışmalarını, eski durumların üstesinden geldiklerini kanıtlar bir 'insanüstü' durumu yansıtıyor aslında.
Polydor etiketiyle piyasaya çıkan 'Progress'in grubun en hırslı, en cesaretli ve en çok merak edilen projesi olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün. Stuart Price'ın prodüktörlüğünde kendi içinde tutarlı, derdini anlatan, birkaç dinlemede de bağımlılık yapan 10 şarkıdan oluşuyor albüm. Önceki Take That albümlerindeki Gary Barlow'un domine olduğu ballad şarkılar ve soft-rock tarzı yerini, kendini bariz bir şekilde belli etmeyen, kulağı tırmalamayan bir electro-pop ile sadece yerleri yerinden oynatmayı amaçlayan, gücünü nakaratta zirveye çıkaran dans parçalarına bırakmış.
Ancak, bence 'Progress' konsept bir albüm. Bu yüzden de, bazı kusurları var albümün. Misal, auto-tune'u yeni keşfetmiş çocuklar gibi albümün her yerinde karşımıza çıkması, parçada ne anlatmak istediğini düşünmeden, çoğu şarkıda önemli olan tek unsurun sığ sözlerle ihtişamlı bir nakarat yakalamaya çalışmak olması, bunun için sanki özel bir çaba sarf edildiğini dinleyiciye yansıtması, hele ki bence en rahatsız eden durumun Gary'nin albümdeki eksikliği ve Robbie'nin ilk 7 şarkıda gözümüze sokuluyor olması. Mesela 'Affirmation' şarkısında Howard'ın kanser eden falsetto'su ile şarkının tonuna yetişememesi, benim kulağımı tırlamayan bir detay. Halbuki yarım ton pese çekilse, çok daha etkileyici bi sonuç alınabilirdi. Gibi gibi.

Albümdeki bu kusurlara rağmen, bu uzunçaların dinleyicisine sunduğu dahiyane fikirleri de var. Mesela, Gary Barlow ve Robbie Williams'ın öne çıktığı, aynı zamanda da albümün çıkış ve açılış parçası olan ''The Flood''. Gary Barlow en sevdiği hilesini burada da uyguluyor ve nakaratta şarkıyı minor tona çekiyor. Böylece parçaya sanki O2 Arena'da hep bir ağızdan söyleniyormuş etkisi katıyor. Bu coşkulu nakarata siz de defalarca eşlik ettikten sonra, 'Progress'in geri kalanıyla kıyaslama düşüncesine bile kapılmıyorsunuz, çünkü parçanın albümün çıkış teklisi olarak doğru bir seçim olduğunda hemfikir oluyorsunuz.
'The Flood'un yarattığı etki geçtikten sonra tahta Mark geçiyor ve 'SOS' diyor. Hiperaktif, Muse-vari bir electro-rock parçası olan SOS, Mark liderliğinde 4 dakikalık bir uyarı veriyor bize. Malesef, 'SOS' öncüsü parça kadar sempatik gelmiyor ilk dinleyişte kulağa, biraz Eurovision şarkısı hissi uyandırıyor dinleyicide. Özellikle, Mark'ın vokal yorumunda sıkıntı olduğunu düşünüyorum, sanki nefessiz bir yaşam sürüyormuş izlenimi uyandırıyor sevgili Take That üyesi. Neyse ki parçada, Robbie Williams'ın devraldığı köprüler -ki tam Robbie'nin vokal kabiliyetiyle örtüşen köprüler- ile biz de bir nefes alabiliyoruz.
Hepimizin beklediği gibi, albümde herkesin öne çıktığı, kendini gösterdiği anlar var. Bunun doğrultusunda, Robbie'nin albümdeki vokal dominesinin yanı sıra, söz ve bestede de etkisini görebiliyoruz. Mesela, o uçarı yazarlığını, "Oh no! I live with an Eskimo" ya da "She blinded me with silence" gibi cümlelerde gösterdiğine adım gibi eminim. Ancak, bazı şarkılarda oldukça iyi işler çıkardığı kaçınılmaz bir gerçek. Onlardan biri de albümde öne çıkan bir diğer parça olan 'Kidz'. Mark'ın ses tonu, kıtalardaki o karanlık sub-bass'lar ile oldukça iyi örtüşüyor ve üzerine devrimci sözler de söylenince, 4x4lük bir şarkı oluyor. "Leave your thoughts and save yourself, you fool" ve "The talking heads, they took liberties/The monkeys learnt to build machines" gibi. Albümden kliplenecek 2. tekli aynı zamanda.
Gary'nin kendini aslında en çok gösterdiği, en çok taktiri hak ettiği şarkı 'Happy Now'. Robbie'nin kıtalarda eşlik ettiği parçada, nakaratı duyar duymaz zıplayasınız, mutlu olasınız geliyor. Nakarat mükemmel, yerli yerinde. Peki ya o kıtalar ne olacak? Gary'nin "I feel myself fallin'/I'm feeling happy now" diye dile dolanan nakaratı öncesi, Robbie'nin ritme oturmayan aksak sözleri ile pop cinayeti işleniyor. Neyse ki katil olmadan, mutlu olabileceğimiz bir eşliğimiz, yani nakaratımız var. Evet.
Albümde çok öne çıkmayan parçalar da var, onlara da kısaca değineyim. Mesela, biraz tekdüze kalmış ve Take That yeni albümler yayınlamaya devam edince muhtemelen unutacağımız 'Wait' ve 'Pretty Things'. Albümün tartışmasız en itici şarkısı, nakaratın hafif sözleri ile electro-rock tarzında 'Underground Machine' (When the boy meets girl and the girl meets boy. And the boy thinks the girl's all right).
Albümün ikinci yarısında 'Progress'i tek başına taşıyabilecek bir parça 'What Do You Want From Me?'. Vokallerde Mark'ın öne çıktığı şarkı, 80'lerin synthlerini ustaca barındırıyor bünyesinde. Doğru bir promosyon ile bugünün piyasasında iyi bir iş çıkaracağı açık. Karamsar synthlerle açılan şarkı ilerledikçe daha da incelerek başarılı bir kontrast oluşturuyor kendi içinde. Hele ki B kısmında beat eklendiğinde, Stuart Price'ın da etkisiyle 'tamam'dır bu şarkı. Şüphesiz, Mark'ın şu zamana kadar gösterdiği en başarılı ve içten vokal performansı olduğunu da eklemeden geçmeyeyim. (evliliğindeki durumları göz önünde bulundurursak, şarkının eşi için yazılmış olduğu kanıksanamaz.) Sözleriyle etkileyen bir diğer parça ise, 'Eight Letters'. Grup üyelerinin birbirine kavuşmasının ardından yazılan, bütün yaşanan kötü olayları aşarak, günün sonunda aslında en önemli olan şeyin birbirlerine duydukları derin sevginin olduğunun anlattıkları parça, Gary Barlow vokaliyle. ''This all that matters now / And that was all that happened anyhow / You can look back but don't stare / Maybe I can love you out of there / And when I went away what I forgot to say was all I had to say eight letter three words one meaning'' Tıpkı Robbie Williams'ın son Greatest Hits çalışmasındaki Gary Barlow eşlikli 'Shame' şarkısındaki gibi.
Özet olarak, evet, 'Progress' konsept bir albüm ve asla grubun en kusursuz albümü olaran anılmayacak. Take That, yine ballad ağırlıklı bir albüm yayınlamak yerine, risk alarak, biraz daha ağır elektronik altyapılarla, biraz daha karamsar bir imajla karşımıza çıktılar. Hala Robbie'nin gruba geri dönüşünün albümde abartıldığını düşünüyorum, 10 şarkıdan 7sinde ana vokal olarak yer alıyor. Evet, Robbie müzik camiasında güçlü bir rol, ancak Take That dengesinde bu kadar öne çıkmamalıydı. Sonuç olarak, 'Progress' ile Take That, içinde bulundukları bu üyesel ve müzikal değişim sürecini bize aktarmaya başladılar. Güzel bir sürecin içindeyiz, tadını çıkaralım, 'The Flood' dinleyelim tekrardan.
Öne Çıkan Parçalar
1. The Flood
2. Happy Now
3. SOS









0 comments:
Yorum Gönder