Twitter Updates

    follow me on Twitter

    İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Disk Atan Adam Tecrübesi

    Bu dönem okulda 'Sanat ve Yorum' dersi kapsamında, gezilmesi gereken yerler arasında gösterilen Arkeoloji Müzesi deneyimlerimi aktarayım dedim. Biraz genel bi bilgi ile başlayıp, kişisel fikirlerin de paylaşımı olsun dedim. Blogun genel havası dışında bir yazı olacak, bakalım.

    Sultanahmet’te Gülhane parkı girişi sağındaki Topkapı Sarayı Müzesi’ne çıkan Osman Hamdi Bey yokuşunda bulunan İstanbul Arkeoloji Müzesi, İstanbul’da kurulan en eski müzedir. 19. yy sonlarında ressam ve müzeci olan Osman Hamdi Bey tarafından kurulmuştur ve İmparatorluk Müzesi olarak 1891’de açılmıştır. Şu anda içerisinde bir milyonu aşkın eserin bulunduğu ve ülkedeki en zengin arşive sahip müzeler arasında yer alan Arkeoloji Müzesi, 3 binadan oluşmaktadır : Arkeoloji Müzesi adıyla geçen ana bina, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi. Müze koleksiyonunda, Balkanlar'dan Afrika'ya, Anadolu ve Mezopotamya'dan Arap Yarımadası'na ve Afganistan'a kadar, Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içinde yer alan medeniyetlere ait eserler bulunmaktadır.


    19. yyda Neoklasik üslupta yapılmış olan Arkeoloji Müzesi Ana Binasında, Yunan’dan Roma’ya ve daha birçok medeniyete ait eserler bulunmaktadır. Özellikle Yunan’ın arkaik, Helenistik ve Klasik akımların heykelleri ön planda tutulmuş. Arkaik Dönem’e ait, daha önceden küçük heykelciklerin yerine gelmiş olan ve frontal duruşa sahip - ki dönemin heykeltıraşçılığına ait bir özellik – Kore ve Kuros heykellerde ilk göze çarpan özellik arkaik gülümsemedir. Döneme ait bazı kabartmalarda, halen o zaman boyanmış haliyle kırmızı tonları az da olsa göze çarpıyordu. Müzede Helenistik ve Klasik Dönem eserlerine oranla, az sayıda eser bulunmaktadır. Anadolu’da Pers egemenliği ile başlayan Klasik üslupta yapılmış eserler, Arkaik döneme ait eserlerden sonra gelmektedir. Çeşitli stel ve kabartmalarda, heykellerde bu üslubu okumak çok kolay olmuştur, çünkü Doğu ve Batı üslubunun karşılaşması yansımıştır. Heykeller, arkaik dönem duruşundan kurtularak hareket ve yüz ifadesi kazanmıştır. Ancak, duygular yüzden okunmamaktadır, donuk bir ifade vardır. Döneme ait, bazı duvar kabartmalarına baktığımda, önden bakılması gerektiği hissini fazlasıyla hissettim. Çünkü, yandan bakmayı denediğimde bir perspektif kayması olduğunu, ‘bana karşıdan bak’ dediğini gerçek anlamda yaşamış oldum. Ayrıca, Müzede sergilenmeye başlayan ‘Disk Atan Atlet - Diskobol’ heykeli de bu üsluba aittir, ancak Roma döneminde kopyası çıkarılmıştır. Bu heykel ise arkasında siyah bir fon ile müzenin en son holünde yer alıyor. Burada benim dikkatimi çeken, 19. yyda yapılmış ve günümüz mimarisine oranla çok daha yüksek tavanlara sahip olan tarihi bir yapının duvarlarının çoğu mermerden yapılmış olan heykellerle neredeyse aynı tonda bir boyayla boyanmış olması. Belki de bütün duvarlarda koyu bir renk seçimi ile heykellerin algısı ön plana çıkartılabilirdi. Müzenin gezimi açısından, sağ tarafta bulunan hollerden başlamak ve U şeklinde gezi güzergahı uygulamak güzel geldi. Açıkçası, Heykellerin ve bazı kabartmaların bir arada bulunması ve diğer – sol tarafta bulunan – holde mezarları, mimari elemanları, mozaikleri yani insan figüründen daha çok, insan için yapılmış nesnelerin ayrılması güzel olmuş. Yani, dönem dönem, bir tarafta ‘insan’, diğer tarafta ise ‘insan için’ kavramlarını incelemek hoşuma gitti.


    Çoğunlukla müzede, tanrıların heykellerinin yapıldığı gözüme çarptı. Helenistik döneme gelindiğinde, mükemmel kavramından biraz daha uzaklaşarak, biraz daha gerçeğe yakınlaşıldığı ortadaydı. Genç atlet figürlerinden, yaşlı insanlara kadar çok çeşitli heykeller bulunmaktaydı. Duyguların ifade olarak yüze yansıması da mevcuttu.Tanrı olarak ise, dönem dönem farklılıklar gösteren, Apollo, Artemis, Afrodit, Bereket tanrısı ve Üzüm-Şarap tanrısı dikkat çeken heykeller arasındaydı. Klasik ve Helenistik dönem arasındaki, kumaşın yarattığı o etkiyi deneyimlemek ilgimi çekti. Bazen, Klasik dönem üslubunda hareket kazanmış olsa da, Helenistik Dönem’in heykellerinde kumaş kıvrımlarının sertliği bile kumaşın cinsi hakkında bir fikir sahibi olmaya yetiyordu. Büyük İskender dönemine ait, özellikle heykellerdeki ustalık stel ve duvar kabartmalarında da görünmekteydi. Korint başlığın yapraklarına benzeyen bitkilerle küçük çocukların harmanlandığı ve müzede köşe holde bulunan kabartma gerçekten büyüleyiciydi. İÖ 2yydan itibaren kurulan Roma devletleri Yunanistan, Makedonya, Anadolu, Suriye ile Mısır’da egemen oldular ve Helenistik etkili Roma Heykeltıraşlığı sayesinde, kopyası çıkarılan eserler günümüze kadar gelebildiler. Roma’nın portre sanatındaki ustalığı, heykellerden okunmaktaydı ve sayısından da aslında biraz belli olmaktaydı. Mitolojik yaratıklarla Tanrıların mücadelesi gibi varsayımsal olaylar kabartmalara yansıtılmış olduğunu gördüm. Anıtsal binaları süsleyen büyük boy heykeller arasında çeşitli tanrı figürleri ile, güçlü yöneticiler ve zengin sınıfa ait bazı kişilerin figürleri yer almaktaydı. Bu heykellerde aslında canlı bir realizm olduğu da açıktı.

    Holün sonunda, siyah fon önünde duran ve benim gözlemlediğim kadarıyla turistlerin dışında en çok öğrencilerin görmek için akın ettiği ‘Disk Atan Atlet’ heykeli, Helenistik üslupla yapılmış olup, kopyası – günümüze ulaşan – İÖ 2yyda Roma döneminde yapılmıştır. Heykelin kafası orijinali olmayıp, aynı döneme ait başka bir heykelin başı ile entegrasyonu sağlanmıştır. Müzedeki anlatımlara dayanarak, heykelin orijinalinde başının aşağı değil, diski tutan ele doğru baktığını beklemek en doğrusu olurdu.


    Binanın sol tarafında bulunan hollerde, öncelikle lahitlerin olduğu hol bulunmaktadır. Bir mumyadan çıkarılmış ceset sergilenmektedir. Lahitlerdeki kabartmaların bazıları halen renklerini korumaktadır. Hatta bundan yola çıkarak, alçıdan benzerlerini uzmanlar yapmışlar ve sergi kapsamında seyirciyle buluşturmuşlardı. Devasa lahitler gerçekten görkemliydi, ancak Yunan ve Roma kendi dünyaları için yaşamıyorlar mıydı? Sorusunu aklıma getirdi. Sanırım, önemli kişiler için bir lahit yapmak olarak yorumlarsak, doğu ile batı kültürünün bir şekilde kesişmesinden kaynaklanmıştır ve günümüze kadar aktarılmıştır. O devirlerde yapılmış ve yer kaplaması olarak kullanılan mozaikler hakikaten görkemliydi. Ancak benim asıl ilgimi çeken ve Efes’i gezdiğimde de deneyimleme fırsatını yaşadığım mimari elemanlardı. Alınlıklarda bulunan süslemeler, yapıların sütunları ilgi çekiciydi.



    Konu dışı olarak, Müzede Truva’daki tapınaktaki frizlerin orijinalinin bulunması ve tapınağın giriş kısmının bir kopyasının yapılarak orijinal frizlerin sergilenmesi çok hoşuma gitti ve Marmaray inşası sırasında özellikle Yenikapı’da çıkan batık gemi, testiler gibi nesnelerin sergilendiği, video gösterimleriyle de desteklendiği bölüm, mimari açıdan çok etkileyiciydi. Özellikle çatısının, kasalar içinde kazılarda çıkarılmış seramik parçalarıyla örtülmesi Müze binasına ait en etkileyici elemandı.

    2 comments:

      Adsız

    16 Mart 2010 20:09

    discobolus helenistik üslup ile yapılmamıştır dostum

      RFK

    16 Mart 2010 23:05

    Klasik de olabilir, ama benim bildiğim sonuçta Yunan'daki bronz heykelin kopyasının yapıldığı. Sonuçta Roma dönemi de helenistik olduğu için bi yorum katılmış olabilir. Tam emin değilim o konuda. Sanatın Öyküsü kitabında da çok açıklık getirilmemiş o konuya

    Related Posts with Thumbnails